İnternette başlayan bir güven hikâyesi; Karaburun’da geçirilen günler ve depremden sonra gelen bir dostluk mesajı.
1999 yılının başlarında İngiltere’den Bob Passmore’dan bir mesaj aldım. Bob, eşi Jan ve arkadaşları Nick ile Adrienne için Karaburun’da dört kişilik bir daire arıyordu. Yazışmalarımız önce e-posta ve fakslarla ilerledi. O yıllarda internet henüz günlük hayatın bugünkü kadar doğal bir parçası değildi; hele başka bir ülkede, hiç tanımadığınız birinin evinde tatil ayarlamak bugünkünden çok daha farklı bir güven ilişkisi gerektiriyordu.
Bob’un ilk fakslarından birinde iki ayrı tarih seçeneği soruluyordu. Ardından uçak biletlerini aldıklarını bildirdiler. 3 Temmuz’da Heathrow’dan İzmir’e gelecek, 17 Temmuz’da döneceklerdi. Artık tatil kesinleşmişti.
Bugün bu eski faksları yeniden okurken en çok dikkatimi çeken şey, her şeyin ne kadar doğrudan yürüdüğü. Arada bir rezervasyon sitesi, ödeme sistemi ya da konukla ev sahibi arasında güvence sağlayan bir kurum yoktu. Bir tarafta İngiltere’de Bob ve arkadaşları, diğer tarafta Karaburun’da biz vardık. Birbirimizi yalnızca internet ve birkaç yazışma aracılığıyla tanıyorduk.


23 Şubat 1999’da Bob’dan yeni bir e-posta geldi. O gün banka hesabıma 350 dolar gönderdiğini bildiriyordu. Para İngiltere’den doğrudan İzmir şubesine aktarılamadığı için İstanbul üzerinden gönderilmişti. Ödemenin ulaştığını kendisine faks ya da e-postayla bildirmemi istiyordu.
Bu belgeye bugün baktığımda rakamdan çok başka bir şeyi düşünüyorum. Bob, henüz yüz yüze hiç karşılaşmadığı bir insana, aylar sonra yapacağı tatil için parasını göndermişti.

Üstelik bu yalnızca bir ön ödeme olarak kalmadı. 2 Haziran’da gönderdiği faksta tatilin kalan 220 sterlinlik ücretini de SWIFT yoluyla banka hesabıma aktardığını yazıyordu. Aynı faksta uçuş numarasını ve İzmir’e varış saatini bildiriyor, mesajını “Look forward to seeing you then.” diye bitiriyordu.
Böylece Temmuz ayında uçağa bindiklerinde konaklama ücretinin tamamını, daha önce hiç görmedikleri bir insana göndermiş durumdaydılar. Bugünün çevrimiçi rezervasyon sistemlerinden bakıldığında küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama 1999 koşullarında bu, iki taraf arasında daha tanışmadan kurulmuş gerçek bir güven ilişkisiydi.

3 Temmuz 1999’da Bob, Jan, Nick ve Adrienne İzmir’e geldiler. Aylardır faks ve e-postalarla haberleştiğimiz insanlar artık Karaburun’daydı.
Onların tatilini yalnızca deniz kenarında geçirilen iki haftayla sınırlı bırakmadık. O yıllarda konuklarımızla ilişkimiz bugünkü anlamıyla yalnızca bir ev sahibi–konuk ilişkisi değildi. Karaburun’u ve çevresindeki yaşamı tanımalarını istiyor, zaman buldukça onları bildiğimiz yerlere götürüyorduk. Bob ve arkadaşlarıyla yaptığımız gezilerden iki küçük anı bugün hâlâ aklımda.
Bir gün onları Karaburun’da gezdirirken sahilde eski bir minibüs gördük. Araç İngiliz yapımı bir Morris idi. İngiltere’den gelen dört konuğumuzun Karaburun sahilinde kendi ülkelerinden tanıdıkları eski bir araçla karşılaşmaları hepimizin hoşuna gitti.
Minibüsün yanında durup birlikte bir fotoğraf çektirdiler. Bugün o fotoğrafa baktığımda, aslında çok sıradan bir karşılaşmanın yıllar sonra nasıl küçük bir hatıraya dönüştüğünü görüyorum. İngiltere’den kalkıp Ege’nin küçük bir yarımadasına gelen dört arkadaş ve karşılarına çıkan eski bir İngiliz minibüsü… Planladığımız bir fotoğraf değildi. Tam tersine, o günün içinde kendiliğinden ortaya çıkan küçük bir rastlantıydı.

Başka bir gün onları Karaburun’un dağlarına, keçi sürülerinin bulunduğu yerlere götürdüm. Yerleşimlerden uzaklaşıp dağların sessizliğine çıktığımızda Bob derin bir nefes aldı. Çevresine baktı ve bugün bile hatırladığım o sözü söyledi:
“Bataryalarımızı şarj ettik.”
Aradan yirmi yedi yıl geçtikten sonra konuk defterini yeniden açtığımda, hafızamda kalan bu sözün orada da karşıma çıkması beni ayrıca etkiledi.
16 Temmuz 1999’da, ayrılmalarından bir gün önce yazdıkları ortak notta Karaburun’da harika bir tatil geçirdiklerini, yoğun yaşamlarının kaygılarından uzaklaştıklarını ve kendilerini dinlenmiş hissettiklerini söylüyorlardı. Ardından aynı benzetmeyi kullanmışlardı: “…our batteries are re-charged for another busy year.”
Yani Karaburun’da “bataryalarımızı şarj ettik” derken Bob’un söylediği söz, yalnızca o gün dağlarda söylenip kalmamıştı. Tatilin sonunda dört arkadaşın Karaburun’dan yanlarında götürdükleri duygunun da ifadesi olmuştu.
Konuk defterinde bir başka cümle daha benim için çok değerli. Gösterdiğimiz misafirperverlik ve yakınlık için yeterince teşekkür edemeyeceklerini yazıyor, ardından bizi İngiltere’ye davet ediyorlardı. Kendi ülkelerini bize göstermek ve gördükleri yakınlığa karşılık vermek istediklerini söylüyorlardı. Sayfanın sonunda dört imza vardı: Adrienne, Jan, Nick ve Bob.

Bob, Jan, Nick ve Adrienne 17 Temmuz’da İngiltere’ye döndüler. Normalde hikâye burada bitebilirdi. Yazışmalar yapılmış, para gönderilmiş, iki haftalık tatil gerçekleşmiş ve herkes kendi hayatına dönmüştü.
Fakat yaklaşık bir ay sonra Türkiye büyük bir felaket yaşadı. 17 Ağustos 1999 Marmara depreminden dört gün sonra, 21 Ağustos’ta, Bob’dan yeniden bir faks geldi.
Bu kez bilgisayarda hazırlanmış düzenli bir rezervasyon yazısı değildi. Bir kâğıdın üzerine büyük harflerle elle yazılmış kısa bir mesajdı. En üstünde dört isim vardı: BOB / JAN / NICK / ADRIENNE.
Bob önce gönderdiği e-postaların bize ulaşıp ulaşmadığını bilmediğini yazıyor, ardından hepimizin iyi olmasını umduğunu söylüyordu: “We all hope you are OK and your family.”
Sonra asıl mesaj geliyordu: “We are very sad to hear about the earthquake. Our thoughts are with the Turkish people.” En altta yalnızca: “Best wishes — Bob.”

Bugün Bob’un 1999’dan kalan belgelerini yan yana koyduğumda, benim için artık yalnızca eski bir rezervasyon dosyasına bakmıyorum.
İlk sayfalarda birbirini hiç tanımayan insanların temkinli yazışmaları var. Ardından uçak biletleri alınıyor. Bob 350 dolar gönderiyor, birkaç ay sonra kalan 220 sterlini de ödüyor. Sonra dört kişi uçağa binip Karaburun’a geliyor.
Belgelerin arasına gerçek yaşam giriyor: Karaburun sahilinde rastladığımız eski Morris minibüsü, onun önünde çekilen bir fotoğraf, dağlarda keçi sürülerinin arasında geçirilen bir gün ve Bob’un derin bir nefes aldıktan sonra söylediği “Bataryalarımızı şarj ettik” sözü…
Ve dosyanın sonunda bambaşka bir belge var. Artık ortada rezervasyon yok, para yok, uçuş saati yok. Türkiye’de büyük bir deprem olduğunu duyan dört insanın, birkaç hafta önce tanıdıkları insanların iyi olup olmadığını merak etmeleri var.
Yirmi yedi yıl sonra bu dosyayı yeniden açtığımda benim için en değerli olan da bu değişim. Şubat ayında Bob benim için İngiltere’den daire soran, hiç tanımadığım biriydi; ben de onun için Karaburun’da internetten bulduğu, parasını aylar öncesinden gönderdiği hiç tanımadığı bir ev sahibiydim. Ağustos ayında ise Türkiye’deki depremi duyduğunda ailesiyle birlikte iyi olup olmadığımızı merak ettiği insanlardan biri olmuştuk.
Mimas Garden’ın eski konuk arşivini bugün yeniden hazırlarken saklamak istediğim aslında tam da bu: rezervasyonların tarihini değil yalnızca, onların arasında oluşan insan ilişkilerinin izlerini.