Vancouver’dan Karaburun’a
Paul Heraty’den elimde kalan e-posta 22 Ağustos 1998 tarihli. Paul, Mary Craig ve Georgia Kanada’nın Vancouver kentinden yola çıkmışlardı. Ancak bu mesajı Kanada’dan değil, İngiltere’nin ortalarında bir internet kafeden gönderiyordu.
Karaburun’a gelmeden önce İstanbul’da birkaç gün geçirmeyi planlıyorlardı. 1 Eylül’de İstanbul’a uçacak, ardından 3 Eylül’de İzmir’e geçerek Mimas Garden’a geleceklerdi. Başlangıçta 3–7 Eylül arasında kalmayı düşünüyorlardı; İstanbul’da bir gün daha kalmaları halinde ise Karaburun programlarını 4–8 Eylül olarak değiştirebileceklerini yazmıştı.

Bugün e-postayı yeniden okurken beni en çok o yılların iletişim koşulları düşündürüyor. Paul mesajını bir internet kafeden gönderdiği için kendisine doğrudan cevap veremeyeceğimi özellikle belirtiyor. Daha önce gönderdiğimiz mesajları da yaklaşık bir hafta önce Londra’daki arkadaşı Robin aracılığıyla almıştı. Gerekirse ona yeniden mesaj gönderebileceğimizi söylüyordu.
Mesajının sonuna ise bugün çok sıradan görünen ama 1998 için oldukça anlamlı bir cümle eklemiş:
“This is a great way to communicate!”
İnternetin henüz günlük hayatın doğal bir parçası olmadığı yıllardı. Vancouver’dan yola çıkan bir aile, Londra’daki bir arkadaş üzerinden mesajlarımızı alıyor, İngiltere’nin ortasındaki bir internet kafeden Karaburun’daki konaklamasını kesinleştiriyordu. Mimas Garden’ın ilk konuklarının bir bölümüne ulaşmamız da tam olarak böyle olmuştu.
Paul, Mary ve Georgia birkaç gün sonra Karaburun’a geldiler. Konuk defterimize bıraktıkları not 6 Eylül 1998 tarihli.
Yazdıklarından Karaburun’da onları etkileyen şeylerin büyük olaylardan çok gündelik hayatın küçük ayrıntıları olduğunu anlıyorum. Şemsiyelerin bulunduğu plajı ve balık lokantalarını sevmişlerdi. Ama benim bugün özellikle anlamlı bulduğum cümlelerinden biri, tatillerini Türklerin de dinlenmek için geldikleri bir yerde geçirmekten hoşlandıklarını söylemeleri.
Bu, o yılların Karaburun’unu da iyi anlatıyor. Burası yabancı turistler için hazırlanmış bir tatil merkezi değildi. Gelen konuklarımız, bizim yaşadığımız ve Türkiye’den insanların yaz aylarında gelip denize girdiği küçük bir sahil yerleşiminin günlük hayatına katılıyorlardı.

Karaburun’u çevredeki başka yerleri görmek için bir üs olarak kullanmayı da düşünmüşler. Fakat kaldıkları süre içinde bunun pek mümkün olmadığını fark etmişler; görmek istedikleri diğer yerler Karaburun’dan biraz fazla uzaktı.
Bu ayrıntı bana aynı yıl Jan Holthuis ailesinin yaşadıklarını da hatırlatıyor. Karaburun’un sakinliği ve biraz dışarıda kalmışlığı, buraya gelmenin en güzel taraflarından biriydi; fakat aynı özellik, buradan her gün başka yerlere gitmek isteyenler için bir dezavantaja dönüşebiliyordu.
Paul ve ailesi ise sonunda Karaburun’u başka yerlere ulaşmak için kullanılacak bir durak olmaktan çok, kendi başına yaşanacak bir yer olarak hatırlamış görünüyor.
Konuk defterindeki son satırlar benim en sevdiğim bölüm.
Karaburun’dan ayrıldıktan sonra neleri hatırlayacaklarını sıralamışlar: mavi ve yeşil suları, akşamları geri dönen balıkçı teknelerini ve bütün kedileri, yavrularıyla birlikte…
Bunlar 1998 Karaburun’una ait çok küçük görüntüler. Ama yıllar sonra bir dönemi yeniden hatırlamamızı sağlayan da çoğu zaman tam olarak böyle ayrıntılar oluyor. Akşam denizden dönen balıkçı tekneleri, kıyıdaki lokantalar, plajdaki şemsiyeler ve sokaklarda dolaşan kediler…

Paul’ün 22 Ağustos 1998’de İngiltere’deki bir internet kafeden gönderdiği e-posta ile 6 Eylül’de Karaburun’da yazdıkları konuk defteri notu arasında yalnızca iki hafta var.
İlkinde henüz yolculuklarını planlayan bir aile görüyorum. İstanbul’dan İzmir’e nasıl geçeceklerini bile kesinleştirmemişler; Karaburun’a hangi gün ulaşacaklarını hesaplıyorlar ve internet üzerinden haberleşebilmenin heyecanını yaşıyorlar.
İkincisinde ise artık Karaburun’dan ayrılmaya hazırlanan bir aile var. Geride bıraktıkları birkaç satırda ne uçuşlardan ne de yolculuğun güçlüklerinden söz ediyorlar. Hatırlayacakları şeyler çok daha basit:
Denizin mavi ve yeşil renkleri, akşam dönen balıkçı tekneleri ve yavrularıyla birlikte Karaburun’un kedileri.
Yirmi sekiz yıl sonra bu belgeleri yeniden okuduğumda, Mimas Garden konuk arşivinin benim için değerini de biraz burada görüyorum. İnsanlar dünyanın farklı yerlerinden, bazen oldukça karmaşık yollarla Karaburun’a ulaştılar. Ama giderken yanlarında götürdükleri anılar çoğu zaman hayatın en küçük ve en sade görüntüleri oldu.